FİKRİ MÜLKİYET HUKUKUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ

FİKRİ MÜLKİYET HUKUKUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ

 Genel Olarak

Fikir ve sanat eserleri insanların toplumsal yaşamı kurmasıyla başlar. Çünkü insan, bu toplumsal yaşam içerisinde kendini bir şekilde dile getirme ve derdini anlatma isteği içerisindedir. Ne zaman ki bu dile getirme isteği üstün bir yaratıcılık ve estetik bir düzey alır ya da bu anlatım derdi düşünsel, akılcı, sistematik bir çalışma düzeninde yapılır; o zaman fikir ve sanat eserleri de doğmaya başlar.

Fikri mülkiyet hukukunun iki temel ayrımı vardır. Bunlardan ilki fikir ve sanat eserlerini içinde barındıran fikri haklar (hukuk); diğeri ise sınaî haklar (hukuk) olarak adlandırılan marka, patent ve tasarım hukukudur.

Fikir ve sanat eserleri hukuku ile sınaî hukukun (ikisi beraber fikri mülkiyet hukuku) ve günümüze kaynaklık eden hukuk kavramlarının doğuşu ancak Fransız Devrimi’yle başlamıştır. Bunun öncesinde fikri mülkiyet hukukundan günümüz anlamıyla söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla fikri mülkiyet hukuku alanı oldukça genç ve devamlı kendisini yenileyen bir hukuk alanıdır. Örneğin bir Borçlar Hukuku ya da Medeni Hukuk, Roma Hukuku hatta Hamurabi kanunları döneminden beri varlığı olan ve üzerine düşünülüp çalışılan hukuklardır.

İlk kanunlaştırma hareketleri edebiyat eserlerinde başladığı için fikri mülkiyet hukukunun terminolojisini de edebiyat eserlerinin nitelikleri şekillendirmiştir. Örneğin yabancı dillerdeki fikri mülkiyet hukuku kavramına karşılık gelen temel kavram “copyright”tır. Yani sözcük anlamıyla edebiyat eserlerinin çoğaltılması hakkı. Bu kavram anlam genişlemesine uğrayarak tüm fikri mülkiyet hukukunu temsil eder olmuştur. Benzer bir kavram bizim hukukumuzda da mevcuttur. Bu da “telif hakkı” kavramıdır. “Telif hakkı” tıpkı yabancı hukuklarda olduğu gibi edebi kaynaklıdır ve yazarın kalem hakkı anlamına gelmektedir. Oysa sinemacılar dâhil birçok fikir veya sanat eseri üreticisi fikri mülkiyet hukukundan doğan hakkını anlatmak için bu deyimi kullanır.

Yine fikri mülkiyet hukukunun tarihi gelişimi içinde “imtiyaz (ayrıcalık)” ve “sansür” gibi kavramlar edebi eserlerin yansımalarıdır.

Müzik ve resim eserleri fikri hukuk alanında ağırlıklarını ikinci hissettirenler olmuşlardır. Maketler, el yazmaları, haritalar, oymalar, kabartmalar, bilimsel ve hatta mimari eserler çok sonraları kanunların koruma alanına dâhil edilmişlerdir. Fikir ve sanat eserleri hukukunda en son korunan türler ise, sinema eserleri, pandomimalar, koreografiler ve bilgisayar programlarıdır.[2]

Şarkıcı, oyuncu, dublaj sanatçısı, orkestra şefi gibi icracı (yorumcu) sanatçıların yaratımları eser sayılmamakla birlikte bağlantılı haklar (komşu haklar) adıyla fikir ve sanat eserleri hukukunun koruma alanına ancak 20. yüzyılda girmeye başlamışlardır.

İlk ve Orta Çağ: Fikir ve Sanat Eserlerinin Korunmama Çağları

İlkçağ

Gerek günümüz Kara Avrupası’nın hukuk sistemine kaynaklık eden Roma ve Antik Yunan Hukuku’nda gerek Çin, Mezopotamya, Mısır vb. uygarlıkların kanunlarında fikir ve sanat ürünlerinin yaratıcılarının korunmadığı görülmektedir.

Fikir veya sanat ürünleri, üzerinde yer aldıkları maddi şeyden ayrı düşünülmüyorlardı. Bu ürünleri yaratanların da mali ve manevi yönden korunmalarına gerek duyulmuyordu. Elbette fikir ve sanat eserlerinin bir değeri vardı ama bu değer hukuksal değil sosyal bir değerdi. Hukuksal olmadığı için bir hak olarak nitelenmiyor ve ihlali durumunda yargı sistemi harekete geçmiyordu.

Örneğin, Roma hukukunda maddi ve maddi olmayan (gayri maddi) haklar ayırımı yapılıyordu. Ancak maddi olmayan haklar denilince miras hakkı gibi haklar anlaşılıyordu. Bu hukukta söz gelimi, bir şiiri içeren bir kâğıt eşya sayılıyor; şiir dikkate alınmıyordu. Kâğıdın maliki, şiirin de sahibi sayılıyordu.[3]

Fikir ve sanat eserlerinin tanınmamasının ve onları meydana getirenlerin hukuk tarafından korunmamasının asıl nedeni, bu eserlerin o dönemde mekanik tarzlarda çoğaltılmasının mümkün olmaması ve bağlı olarak bu eserlerin ekonomik bir değer taşımamasıydı. [4]

Şiirler sadece gösterilerde okunuyor, tiyatro oyunları sadece sahnelerde oynanıyordu. Bu eserlerin yazılı metinleri ise yaratıcıları ve icracıları dışındakilerin ellerine ulaşmıyordu. Çünkü baskı, kalıplama vs. gibi teknikler bilinmiyordu. Yani eserler çoğaltılmıyor ve sınırlı bir kesimin tüketim alanında kalıyordu. Doğal olarak bu eserlerin çoğaltılmasının ve yaygınlaşmasının ekonomik bir karşılığı da oluşmuyordu.

Ortaçağ

Avrupa’nın Ortaçağında da, ilkçağda olduğu gibi fikri mülkiyet hakları tanınmamıştır. Ortaçağda fikir ve sanat eserleri anonim olarak kabul ediliyordu. Anonimlik, birçok sanatçıya ait olduğu halde eserin, onlardan sadece birine mal edilmesidir. Hatta bazen o bir kişiyi bulmak da mümkün değildir. Örneğin; Homeros, Ezop, Dede Korkut. Bunlara ait olduğu söylenen şiirler, öyküler, masallar; aslında birçok sanatçının tezgâhından geçip bu güne gelmiş eserlerdir.

Ortaçağda, eserleri çoğaltma hakkı ise sadece feodal beylere, kiliseye ve krala tanınmış bir imtiyaz (ayrıcalık) olarak görülüyordu. Bu dönemde eserler, Kilisenin kontrolünde ve genelde din adamları tarafından yazılırlardı. Eser sahibine ise sadece geçimine yetecek kadar bir para veriliyordu. Buna eser sahibinin hakkı, eski deyimle maişetin sağlanması denirdi. Ancak zamanla eserin üzerine yazarın adının konulması yaygın hale gelmeye başladı. Böylece fikir hırsızlığı (plagiarism) bizdeki anlamıyla intihal ya da bilim hırsızlığı kavramı doğdu.

Yeniçağ: Matbaanın İcadının Önemi ve İlk İmtiyaz

Yeniçağda Avrupa’da fikri mülkiyet hukukunda imtiyazlar dönemi başlamıştır. İlk baskı teknikleri olan taşbaskı, tahtabaskı, bakırbaskının ve ardından matbaanın 1455’te icadıyla çoğaltma kolaylaşmış ve eserler ekonomik bir değer haline gelmiştir. Böylece fikir ve sanat eserlerinin hukuki alanda korunması gündeme gelmiştir. Bu nedenle matbaanın icadı, fikri hakların hukuktaki gelişimi açısından bir dönüm noktasıdır.

 İlk başlarda eserlerin çoğaltma ve yayma hakları yörenin hâkimi tarafından bazı kişi ve kuruluşlara bir imtiyaz (ayrıcalık) olarak verilmiştir. Matbaa icat edilmiş olduğu için, o zamana kadar el yazısı ile sadece sınırlı sayıda ve sınırlı çevrelerce çoğaltılan eserler, sayısız olarak çoğaltılmaya başlamış ve bu işten para kazanan bir sınıf doğmuştur.

 O dönemde verilen imtiyaz hakkı tekelci bir yetkiydi. İmtiyazı alanlardan başkasının o eseri basmasına izin verilmiyordu. Verilen ilk imtiyaz, Venedik’te 1469 tarihinde Giovanni Spira isimli matbaacıya aittir.[5] İmtiyazı veren hâkimin, Kilisenin ve Kralın imtiyaz sahibi üzerinde bir de denetleme yetkisi vardı. Bu denetleme yetkisi beraberinde hâkimin, Kilisenin ve Kralın aleyhine olan fikirleri barındıran eserlerin basılamaması sonucunu doğuruyordu. Yani imtiyazlar beraberinde sansür kavramını da getirmiş oldu.

Yayınevi Mülkiyeti Dönemi

 İmtiyazlar o noktaya varmışlardır ki, bir eseri basmak için para ödeyen yayınevi, eserin de tüm mülkiyet haklarına sahip oluyordu. Yayınevi, imtiyaz hakkı, Hâkim tarafından uzatıldığı sürece de o eser için yeni baskılar yapabiliyordu. Eser sahibininse yayınevinin kendisine ödediği paradan (maişetinden) başka bir hakkı yoktu.

 “Copyright” kavramı da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ancak bu kavram ilk çıkışında yayınevinin çoğaltma hakkı anlamında kullanılmıştır. Sonra zamanla “copyright” eser sahibinin önce çoğaltma hakkı için sonra da diğer tüm hakları için kullanılan bir kavram haline dönüşmüştür.

Fransız Devrimi: Fikri Mülkiyetin Doğuşu

 Fransız Devrimi, tüm dünyada başlattığı değişim dalgasını, fikri mülkiyet alanında da başarmıştır. O güne kadar egemen olan imtiyazları ortadan kaldırmış, korunmasız olan eser sahibini, hukukun korumasına sokmuştur. Fransız Devrimi sonrası iktidarı ele geçiren burjuvazi, iki yıl içinde eser sahibinin, eseri üzerindeki mülkiyet hakkının mevcut olduğunu kabul etmiş, böylece fikri mülkiyet hukukunu günümüz anlamıyla doğurmuştur. 1791’de yapılan kanunlaştırma (Fransız Kanunu) ile eser, eser sahibinin yaşamı boyunca ve ölümünden itibaren 10 yıl süreyle koruma altına alınmıştır.[6] On yıl geçtikten sonra eserin serbest mal, kamunun malı haline geleceği hüküm altına alınmıştır.

 Sanayi Devrimi: Sınaî Haklar

Fikri mülkiyet hukukunun içinde olan ve sınaî haklar olarak adlandırılan marka, patent ve tasarım gibi sınaî mülkiyet haklarının modern anlamda doğumu ise ancak sanayi devrimi ile mümkün olmuştur.

Bunun öncesinde 1443’te Venedik’te ilk sınaî koruma başlamıştır. Yine burada 1474’te ilk patent kanunu uygulamaya konulmuştur. İngiltere’de Tekel Kanunu adıyla bilinen 1624 tarihli kanun, patentlere ilişkin ikinci düzenlemedir. Bunları 1790 tarihli Amerikan, 1791 tarihli Fransız ve 1799 tarihli İsviçre patent kanunları izlemiştir.[7]

Dünya’da Genel Olarak Fikri Mülkiyet Alanında Kanunlaştırma Hareketleri

İngiltere’de, fikri mülkiyet hukuku alanında ilk kanunlaştırma hareketleri 1709’da “Kraliçe Anne Kanunu” (The Statute of Anne) ile başlamıştır. Bu kanunla yazarları ekonomik yönden gözetmek ve bilimin teşvik edilmesinin sağlanması amaçlanmıştır. Bunun içinde eser sahiplerinin çoğaltma ve basmaya ilişkin münhasır (tekelci) hakları onaylanmıştır. Hatta bu hakların geçerlilik süreleri bile belirlenmiştir. Daha sonra tiyatro, heykel, müzik gibi diğer sanat alanlarının koruma kapsamına alınabilmesi için 1734, 1814, 1882, 1888 ve 1911 yıllarında bu eser sahiplerini koruyan kanunlar yürürlüğe girmiştir.

En son tüm bu kanunlar 1956 yılında İngiltere’de yürürlükten kaldırılıp 1957 tarihli “Copyright Act” adını taşıyan kapsamlı kanun yürürlüğe girmiştir.

Bugün ise İngiltere’de 1988 yılında kabul edilen “Telif Hakları, Tasarım ve Patent’e Dair Kanun” (Copyright, Design and Patents Act) yürürlüktedir.

Fransa’da ise fikri hakların korunmasına ilişkin kanunlar ancak Fransız Devrimi’nden sonra çıkartılabilmiştir. 1791’de temsil hakkına; 1793’te genel olarak fikir ve sanat eserleri üzerindeki haklara ilişkin kanunlar çıkartılabilmiştir. Daha sonra 1803, 1810, 1854 ve 1866’da bu hakların kapsamlarını ve sürelerini genişleten düzenlemeler yapılmıştır.[8]

 Bugün Fransa’da yürürlükte olan kanun, 1957 tarihli “Edebi ve Sınaî Mülkiyet Hakkında Kanunu”dur (Loi sur la proriété et artisque)

 Almanya’da fikri haklarla ilgili ilk önemli kanun 1937’de çıkarılan “Prusya Bilim ve Sanat Eserleri Üzerindeki Mülkiyetin Korunması Kanunu”dur. Bugün ise Almanya’da yürürlükte olan kanun, 1965 tarihli “Telif Hakkı ve Komşu Haklar Hakkında Kanun”dur. (Gesetz über Urheberrecht und Verwandte Shutszrechte) Bu kanun 1985’te ve 1990’da önemli değişiklikler geçirmiştir.[9]

 Amerika Birleşik Devletleri’nde fikir ve sanat eserlerinin korunması İngiltere’de çıkarılan ve o zaman için Amerika’nın da bağlı olduğu 1710 tarihli “Kraliçe Anne Kanunu” ile başlamıştır. Daha sonra bağımsızlığını kazanan Amerika, 1790’da “Kraliçe Anne Kanunu”na benzeyen “Telif Hakları Kanunu”nu çıkarmıştır. Bu kanun da 1831, 1870, 1909 ve 1976’da önemli değişiklikler geçirdi.

 Bugün Amerika’da yürürlükte olan kanun, 1998 tarihli “Dijital Milenyum Telif Hakları Kanunu”dur. (Digital Millennium Copyright Act)

 Fikri Mülkiyet Alanındaki Uluslararası Sözleşmeler

 Fikri mülkiyet alanında uluslar arası düzeyde birçok sözleşme imzalanmıştır. Ancak bunlardan beş tanesi oldukça önemlidir. Bunlar;

  • 1979 tarihli Edebi ve Artistik Eserlerin Korunmasına Dair Uluslararası Bern Sözleşmesi (Berne Convention for the Protection of Literary and Artistic Works)
  •  1995 tarihli TRIPS Anlaşması ( The Agreement on Trade-related Aspects of İntellectual Property Rights, İncluding Trade in Counterfeit Goods)
  • 1961 tarihli İcracı Sanatçılar, Fonogram Yapımcıları ve Yayın Kuruluşlarının Korunmasına Dair Roma Sözleşmesi (International Convention for the Protection of Performers, Producers of Phonograms and Broadcasting Organizations)
  • 1996 tarihli WIPO İcralar ve Fonogramlar Andlaşması (WIPO Performances and Phonograms Treaty-WPPT)
  • 1996 tarihli WIPO Telif Hakları Andlaşması (WIPO Copyright Treaty)

Yukarıdaki sözleşmelerle fikri mülkiyet alanında Dünya’da ve özellikle de Avrupa’da bir birlik sağlanmış ve fikri yaratıcılık sözleşme üyesi tüm ülkelerce tam bir uyum içinde kanunun koruması ve güvencesi altına girmiştir. Bu sözleşmeleri imzalayan tüm ülkeler fikri mülkiyet hukukunu düzenleyen yasalarını bu sözleşmeler çerçevesinde değiştirmişlerdir.

Türkiye’de Fikri Mülkiyet Hukukunun Tarihi

 Türkiye’de fikri haklar, ilk önce yazar hakları açısından 1850 tarihli “Encümen-i Daniş Nizamnamesi” ile başlamıştır. Bu nizamname ile eser sahiplerine telif hakkı tanınmıştır. Telif sözcüğü ilk defa bu nizamnamede kullanılmıştır. Böylece eseri yaratanın mali hakka sahip olacağı ilk defa kabul edilmiştir.

İkinci düzenleme 1857 tarihli nizamnamedir. Bu nizamname ile eseri basana eser üzerinde zilyetlik tanımakla beraber, eserin yazarına yaşamı boyunca imtiyaz tanındı. Yine bu nizamname ile sansür yasallaşmıştır.

Ülkemizin 1879 tarihli “İhtira Beratı Kanunu”, dünyanın altıncı patent kanunudur.[10]

Türkiye’de gerçek anlamda çıkan ilk fikir ve sanat eserleri kanunu II. Meşrutiyet döneminde çıkarılan 1910 tarihli “Hakkı-ı Te’lif Kanunu”dur. Ancak bu kanun yapılan tespitlere göre hiç uygulama alanı bulamamıştır. Bunun en önemli nedeni hak sahiplerinin haklarını takip etme noktasında çeşitli sebeplerle harekete geçmemeleridir. Günümüz için de hak sahiplerinin haklarının takibi konusundaki duyarsızlığı devam etmektedir. “Hakkı Te’lif Kanunu” 1952 tarihinde yürürlüğe giren 5846 sayılı “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu”(FSEK) ile son bulmuştur.

Halen yürürlükte olan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, uluslararası düzenlemeler ışığında ve korsanlıkla mücadele edebilmek amacıyla 1983, 1995, 2001, 2004 ve 2008’de önemli değişiklikler geçirmiştir.

FSEK’te 1995 yılında yapılan kanun değişikliği ile fikri mülkiyet hukuku ciddi anlamda değişmiş ve AB hukukuna hızlı bir uyum sağlamaya başlamıştır. Dünya Ticaret Örgütü’nün hazırladığı TRIPS sözleşmesi ile fikri mülkiyetin korunması açısından bir birlik sağlanmıştır. Bu anlaşmayı imzalamayan devletlere karşı ciddi yaptırımlar uygulama kararı alınmıştır. Bu nedenledir ki Türkiye, TRIPS’i imzalamış ve fikri hukukta Avrupa sistemine geçmiştir. Bu geçişin önemi en çok sinema eserleri açısındandır.

1995’e kadar sinema eserlerinin sahibi yapımcılarken FSEK’te yapılan değişikliklerle sinema eserinin sahibi yönetmen, senaryo yazarı ve diyalog yazarı, özgün müzik bestecisi ve animatör olmuştur. 

Fikri Mülkiyet Hukuku Sistematiği

Fikri mülkiyet hukukunun daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki şemayı çizebiliriz.

            FİKRİ MÜLKİYET HUKUKU

1. FİKİR VE SANAT ESERLERİ HUKUKU                                                

  1. İlim ve Edebiyat Eserleri
  2. Musiki Eserler
  3.  Güzel Sanat Eserleri
  4.  Sinema Eserleri
  5. İşleme ve Derleme Eserler
  6.  Veri Tabanları
  7. Yeni Bitki Çeşitleri
  8.  Biyoteknolojik Buluşlar

1.1 BAĞLANTILI HAKLAR

  1. İcracı Sanatçıların Hakları
  2. Fonogram Yapımcılarının Hakları
  3. Radyo ve TV Kuruluşlarının Hakları
  4. Film Yapımcılarının Hakları

 

 2.SINAÎ HUKUK

  1. Patentler
  2. Faydalı Modeller
  3. Tasarımlar
  4.  Markalar
  5.  Coğrafi İşaretler
  6.  Entegre Devre (Çip) Tasarımları

KAYNAKÇA

Ateş, Mustafa, 2003, Fikir ve Sanat Eserleri Üzerindeki Hakların Kapsamı ve Sınırlandırılması, Ankara

Beşiroğlu, Akın, 1999, Düşünce Ürünleri Üzerinde Haklar, APB,

Erel, N. Şafak, 1998, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Ankara, İmaj

Pekdinçer, Tamer, 2004, Fikri-Sinai Mülkiyet Hukuku Mevzuatı, İstanbul, Der

Suluk Cahit, 2004, Yeni FSEK, Telif Hakları ve Korsanla Mücadele, İstanbul, Hayat

Tekinalp, Ünal, 2005, Fikri Mülkiyet Hukuku, İstanbul, Arıkan

Düzenleme: 7 Kasım 2012/İstanbul

[1] Av. Burhan Gün: Marmara Üniversitesi GSF Sinema TV Öğretim Görevlisi, gunburhan@gmail.com

[2] Tekinalp, Ünal, 2005, Fikri Mülkiyet Hukuku, Arıkan. S: 79

[3] Suluk, Cahit, 2004, Yeni FSEK, Telif Hakları ve Korsanla Mücadele, Seçkin, S:25

[4] Tekinalp, Ünal, age: 80

[5] Suluk, Cahit, age: 26

[6] Suluk, Cahit, age: 26

[7] Suluk, Cahit, age: 27

[8] Erel, N. Şafak, 1998, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Ankara, İmaj; S: 18

[9] Erel, N. Şafak, age: 18

[10] Suluk, Cahit, age: 28